Aşk-ı Revan

Sukut lügatından bir nazar bana

Seni yansıtmayan her “şey” körimiş

Bir düşün içinde kendinden bizar

Sana eğ’rilmeyen her dil lalimiş

Gönül-lü-süz- Ülkem *

Gönül-lü-süz- Ülkem *

Doğrulmak ister gibi düştüğü yerden

Savruk kemiklerine dayanır ruhu

Şuh bir oyun kırıntısı bitli itlere

Kan çiçeği açar nisyan şehidin

* Gönüllü- süz: ‘Gönül koymak’ deyimi ile algılıyorum

Dursun Bulut

Müptelası olduğumuz batı yabancı bir memlekette bir askeri ölse mezarını kendi ana yurdu bilir. Biz bırakın yaban elleri, öz be öz yurdumuzda hiç bir şahsi menfaati olmaksızın en mukaddes varlığını mukadderatın en yüce makamı bildiği şehitliğe koşarak kendisini vatanına adıyor. Ve sonrasında gülşene dönüşen bedeninin çiçekleri arasında uyuz itler arsız,pervasız,sefih dolaşıyor. Buralar tarihimizin İslamiyet öncesi ve sonrası) dokusu, kokusu ve ruhuyla bezenmiş cennetin göz kırptığı umumu muza ait yerlerdir. Çirkefliklerle kirletilmemesi gerekir.Bunu kabul etmem,edemem.

Bir Nefha-i Çoban


Bir Nefha-i Çoban

hışşt hışşt hey

hey gidik hey hey

aşı taşlı

gözü yaşlı

şaş bakışlı

bu yol nereye geder

Keçiye densede bey

hışşt hışşt hey

hey gidik hey hey

hiç gardaşsız

başı karsız

narı zarsız

gönlü harsız

Ka^mı yarsız

otu sütsüz

kökü kuru

göğ dumansız

bu yol nereye geder

hışşt hışşt hey

hey gidik hey hey

Keçiye densede bey

dili ellik

gülü ellik

dölü ellik

yalı ellik

yolu ellik

gezer fellik

bu yol nereye geder

hışşt hışşt hey

hey gidik hey hey

aşı taşlı

gözü yaşlı

şaş bakışlı

bu yol nereye geder

Keçiye densede bey

hışşt hışşt hey

hey gidik hey hey

hiç gardaşsız

başı karsız

narı zarsız

gönlü harsız

Ka^mı yarsız

otu sütsüz

kökü kuru

göğ dumansız

bu yol nereye geder

Keçiye densede bey

hışşt hışşt hey

hey gidik hey hey

hediğinin dadı yok

dediğinin dadı yok

güttüğünün dadı yok

ayranıyın dadı yok

bu yol nere geder

keçiye densede bey

hışşt hışşt hey

hey gidik hey hey

Dursun Bulut

Merhaba Gülüm/Davudi Aşk

Merhaba gülüm

Halin yok halimden

Sevginden mecalim

Gözlerin de olmasa

Olmazı içeceğim

Suları çekilmiş bir ırmak zaman

Gecesi sönmüş bir kadının

Yeşili çekilmiş güveyi sonbahar

Savrulur hatıralar bigam rüzgarlara

Kaç çırpılmış insan kıyısı biz

Kaç insana çırpınmış deniz

Kıvranıp köpürürüz böğründe anın

Çizgiler alnımızda gel gitsiz beniz

Bir ufuk çizgisi ahenksiz

Tahtında gök baht olmayan giz

Ufkun alnında sürüklenen

Renksiz ahenksiz

Merhaba gülüm

Zamanın tenha yollarında

Bigam hatıralar savrulur rüzgara

Bir aşktan terü taze arta kalan

Bir demirci örsü boynumda

Bana yakın şah damarımdan

bana kalan sonrasında

Pıhtılaşmış kan denizi kanayan

Bir kırık aynanın ortasında sen

Suları çekilmiş bir ırmak zaman

Ben kıyısı aşk kaç ruhu kuruyan

Merhaba gülüm

Yankısı Davut’tan kalan hatıralar

Boynumda bir demirci örsü

Yarınların boşluğuna

Sensizliğin yansısı

Ne örs oldum ne de

Hırpalayan ben

Narinine çekiçleyendin

Suyunu aldığım gözlerin

çeliğimi incitendin sen

Merhaba gülüm

Bağbozumu anılarda şenlik var

İçinde mayalanan kabaran çocukluğu

Kavuran gençliği

Kavrulan olgunluğu

Ve

İçine patlayan

sönmüş bir yanar dağ

Yani burda

kendine ağlayan sen var

“Yalnızlık yığınların-ın-, kalabalıkların-ın- arasından azade olarak kendi içinde çoğalışındır.”

Pusulasız zaman

Pusulasız zaman

Bir haneli bir milletiz
Zillet bilmez bir milletiz
Şuhedalı bir milletiz
Edamız sedamız birdir

Yüreğimde bir kördüğüm
Sicim gibi sağılıyor
Umut fakirin ekmeği
Tuz buz olup dağılıyor

Özüm dedim canım dedim
Bana benden emin dedim
Can canana vekil dedim
Kırdın kolum kanadımı

Aman dostum yaman dostum
Kaşı gözü keman dostum
Bildim dosttan ferman sustum
Yüzüm suyu dökülmüyor

Aşk bu dersin vefa dersin
Dava dersin vefa dersin
Yarınlarda sefa dersin
Hicap perden yırtılmıyor

Asır geçti asır bitti
Diken güle kusur etti
Bülbül geldi kısır gitti
Ar damarı çatlamıyor

İki analı sütlenmiş
İki kocalı bitlenmiş
Derdin pekini ziftlenmiş
Biri manda bir saksağan

Ölüm uzak köy demişler
Nizamı kanun eylemişler
Büyük sinek delip geçer
Kelebeği eğlemişler

Keser sapın kesmez derler
Hak hukuktan demeylerler
Tarih bilmez ceddi kınar
Pervasızca miras yerler

Oğlum Dursun dilim dilim
Ardına giydirir kilim
Çok söyleme sağım solum
Dirsek gelir yoktur omzun

Dursun Bulut

‘İki analı sütten, iki kocalı bitten ölür’ ata sözü
‘Dilim dlim ardına giydirir kilim’ Rahmetli dedemin bana nasihatidir.
Kaynağını bilmiyorum. Yaptığım taramalarda kaynağa ulaşamadım. Bilgisi olana arkadaşlarımın benide aydınlatması ricamdır.

Dursun Bulut

Parkta oturmuş ihtiyar delikanlılarla sohbet ediyoruz. Nevi şahsına münhasır üslup ve ağızlarıyla okadar içten okadar samimi duygu ve düşüncelerini ifade ediyorlardıki…O geceden çıkardığım hüküm ‘yeni diye sarıldığımız şeyle eskiye giydirdiğimiz bir formdan ibaret. Özde değişen hiç bir şey yok. Mevzu beni alıp tanzimata,Gülhane hattı hümayununa,Osmanlının avrupalı dvletler arasına girdiği teranesine ve bu gün…
Ve yakın geçmişimiz… Ne bileyim. Tma bir kavşakta bekliyorum. Yalnız pusulam elimde. Atomize olmuş zaman algısı henüz beni kendi saatine kuramadı. O ihtiyar delikanlılara teşekkür ederim. Bana pusula oldukları için. Bana ‘İhtiyar gibi düşünüp genç gibi haret etme ihtiyarını metodsuzda olsa öğrettikleri için.

Bir Serencamı Gül

Bir Serencamı Gül

Sevdam kanatlanır zamanı derin
Bilinmez yarına sarmalanarak
Şimdinin kokusuz gül bahçeleri
Sırnaşır ruhuma yarası derin

Hebemde nakışlı ebem kuşağı
Hilali taç gibi gelin kuşağı
Şimdi kınasız gül bahçeleri
Kaçkın bülbüllerin başları serin

Bahar var cemresi ellere düşer
Can canana düşer bağrını deşer
Muhabbetsiz şimdi gül bahçeleri
Hızması güneşin perçemi düşer

Kah öte kah beri bu can ne etmez
Mazisiz ne gam ne de ka^m etmez
Ne olan ne solan gül bahçeleri
Vatan millet bayrak nemize yetmez

Dursun Bulut

Dursun Bulut

Misafirlerim vardı.

Fotoğraf albümünü karıştırıyorduk. Benim askerlik fotoğraflarımı görünce cennet ülkemin en güzide bölgelerinden doğu ve Güneydoğu Anadalu bölgemizin eşsiz güzelliklerinin bir örneğinin daha olmadığını anımsadım. An içinde yaşanan acının süreç içinde nasıl mayalanıp bir lezzete dönüştüğünü hissettim.

Şirpençe / Miskin Aşk


Şirpençe / Miskin Aşk

Serime bir gülün işmarı düştü

Bahtıma talihin nişanı düştü

Gamzenin yivine kurban olayım

Ruhum benden uçtu canına düştü

Sevdan yok yadım hep baharda gazel

Aşkının ahından ölsemde güzel

Kapında kuruyup olsamda gazel

Gönül benden uçtu canına düştü

Sevdan yok hazalım baharlar gazel

Teninde gülşenim solsada güzel

Bezminde şarabın dili olayım

Kadehin narında ölsemde güzel

Dursun Bulut

Aşk

Aşk

Aşk vermektir özü ilim ve akıl

Bundan gayrı tarif curuf çar çakıl

95

Dursun Bulut

Geceye Düşen Sitem Anne Renginde

Geceye Düşen Sitem Anne Renginde

Geceye Düşen Sitem Anne Renginde

1

Yüreğini getirdim size

Çam sakızı çoban armağanı

Döşleri kuru-tul-muş tabiatın

Pür ten bağrından

Anne nakışlı mekik dokulu

Tülbentlere dürülü

Zambak kokulu

Ormanların lirik sükununu

Getirdim

Yüreğini getirdim size

Çam sakızı çoban armağanı

Kavruk yazılarının

Boz bayırlarının

En sarp yamaçlarından

Umudu rüzgarlara

Kekik yaprağına dürmüş

Sürüsüz bir çobanın

Yanık kavalından sağılan

Teleme getirdim

Anne nakışlı mekik dokulu

Tülbentlere dürülü

Zambak kokulu

Yüreğini getirdim size

Çam sakızı çoban armağanı

Ufalanmış kayanın burçak tarlası

Kınası tutmamış kekliğin

Gözleri kuru dere yatağı

Bir tatsız deli incir

Andıza çekilen sabır

Getirdim

Anne nakışlı mekik dokulu

Tülbentlere dürülü

Zambak kokulu

Yüreğini getirdim size

Çam sakızı çoban armağanı

Servilerin boynunda

Yazmadan asma

Güve düşmüş canevinde

Gizli yara

Can derdi cananında

Bin bir karınca duası

Zay’olmuş hayatlar

Getirdim

Anne nakışlı mekik dokulu

Tülbentlere dürülü

Zambak kokulu

Yüreğini getirdim size

Çam sakızı çoban armağanı

Gönül teknesinde yoğrulmuş hamur

Göğsünün tahtasında bezelenmiş çiçek

Yokluk ağacından bir evrağaç

Tandırında aşkın

Gönülsüz pişmiş

Katmer katmer kefenlenmiş

Türkü türkü ağıt ağıt

Gönül tandırında yakılmış

Canlar getirdim

Anne nakışlı mekik dokulu

Tülbentlere dürülü

Zambak kokulu

Yüreğini getirdim size

Çam sakızı çoban armağanı

GÜLE DÜŞEN CEMRE KANAYAN ANNE

2

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Nöbetlerinde varlığımın

Ayaz talanı

Göveren dudaklarıma

Gelincik alası

Parmaklarının yivinden

Geceden sağılmış süt

Çiğ çiğ yağmurları taşıyan rüzgar

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Karanlığında yalnızlığın

Çiğitleşen özlemleri

Çoğalırken mezar taşları

Umut kırık boy aynası

Düşlerine yansıyan

Aklın zarını çatlatan

Nar-ı beyza

Sabaha dek yıldızlarla yıkanan

Gönül iklimi

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Irmağın kuruduğu damla

Kavuştukça çoğalan gamla

Eridikçe artan ziynet

Eğirdikçe aklaşan

En çoktaki mutlak vahdet

Emekçe nasırlaşan

Sıvandıkça sırnaşılan

Kozayı açtıran

Güneşi gülümseyen

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Yedi kat derininden başlayarak

İnat zamana inat

Öpsem altından ayaklarını

Gümüşü kararan

Dudaklar turap

Berisinde yol bulamam

Ötesi cennet

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Bahar özlü gönlün dağlar

Geceyi kıskandırır

Saçlarına ağan yıldız kar

Buza keser

Keser karanlığı

Ay düşmüş libasına

Bürünen kış güneşi

Gelinciklere yakılan kına

Bal özü arılara

Özü bal arılara

Petek petek gülümseyen

Kardelen

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Ölgün yaz sıcağında

Çavlanlarda kör düğüm saçları

Yosunlara uzanan nehir

Kıyı boyu tenha kahır

Cıkıl taşlar sitem renginde

Böğrüne böğrüne

Özlem kişlenen

Dölek eteklerinin yamaçları

Yalnızlıkla yağlanmış kekik

İncir sıcağı düşler

Yeşeren gölgelere

Sararır yaprakların

Has zeytin duldası gülüşler

Bağrına çöreklenmiş

Isırgan otu dil yarası

Orman sükutu tahtı

Bahtı yaban zeytin gölgesi

Bir el

Parmak izi

Ayşe Fatma

Kekik kokar

Aşı yapar

Sürer çelik

Sürgün verir

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Su toprak ve kan

Şafak albenisinde çocuk

Başta ak

Al yanakta al

Pembeleşen kırmızı düş

Yatağında genişleyen ırmak

Suyu çekilen gözlerinde

Tuza kesmiş gülüş

Nasırlaşan dua

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Aya hasret toprak

Eksilen ormanın yanında

Kızılağaç yalnızlığında

Kızılcık şurubu tadında

Sen ve çiçek

Bahar ve bahar

Al bebek gül bebek

Koklanır kundak

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Yazdı

Nardan bir alın yazı

Kar yüzlü dağ ağacı

Ar kakmalı darağacı

Dalda kirazdı

Başı ayazdı

Bir akşam vakti

Kuşlar türedi

Kuşlar tünedi

Kuşlar yemlendi

Sabır samaşıklı böğürtlene

Düşen cemre

Gül renginde

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Yalmancına kesilmiş bir incir

Göğermiş kozalaklarına süt sağar

Su sızar yere

Kayaların kuytuları yangın yeri

Dehlizlerde demlenen

Gönül teri kırık ışık

Yansır eyvanında

Kuruyan tohumlara

Gül nar köknar

Yıldızlardan sarkan ay

Kef tutmuş çocuk ağzı

Kuyu taş baskılı al gömlek

Bar bağlamış ayva

İncir ince belinden kırılmış

Sütünü göğe sağar

Eyvanda samanyolu

Ruhu kundaklanan

Uzak düş çocuk

Siyaha sarkan duvar

Gül nar köknar

Nara sararan bahar

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Bir gece ki sabahına yakın

Sonu belli baştan yaşanacak zamanın

Dünü inci sırma bu günü uzak

Yarından daha yakın dün

Eksilen anıların gözlerine bak

Su kaya gölgesi ve kınında başak

Ufalanan kaya kanadı kırık üveyik

Göz yaşlarından arınan ölüm

Kurumuş bir tüy-lü nehir

Su kaya gölgesi ve kınında başak

Kül kınında

Düşük çocuğu harman

Kışı taşınan aksak karınca

Hep toprak renginde kadın

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Düşlerin özlemlerin

Kırık boy aynası zaman

Akıl bir ölü deniz

Sise boğulan

Sağılırken sütü aşkın

Bir ateş düşer – yakar- ruhu ferahlatan

Ateş böceği oylumunca

Çıngı çıngı kıvılcım

Bitimsiz gecelerin deniz feneri

Kayan yıldızları aşka tutulan

Gök eşiğinde bekleşen

Tutulmuş kandiller

Sonsuz aydınlığı yolun haberi

Bir habercinin kıpırtısı

Muştu yüklü kelebekler

Kanatlarında ay

Çil düşmüş yüzüne

Her çil bir haber

Her haber ıslanan çöl

Bekleyişin sancıları

Can verir gibi

Bir serçenin yürek sızısı kanayan

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Ab-ı hayatla bir olan göz yaşlarına

Oğul verir gibi uğuldayan başlara

Çomak sokulmuş gönül kovanlarına

Göz güherlerinden hayat bulanlara

Analık yapmayan babasına

Anasına gülmeyen sancıya

Gülün dikenini törpüleyene

Virgülün gamzesine nokta koyana

İncir sineğini iğdiş edene

Ruha açılan ölümü boğan kundağa

Şafağı şaşıran horoza

Horozu şaşıran şafağa

Ayalarında bir deniz devinen

İnci mercan bin bir lisan

Mağfiret kitabının

Besmelesi

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Heceleri yanık kokan kentlerin

Yıkıntıları arasında kül emziren

Kurak geçen kış çocukları

Gözleri çöl gibi bahara kanayan

Üzüm gebesi vaha

Serap şehirler

Yaz düşü gerdeklerde

Çekilen İngiliz kumaşı perde

Çeyiz sandıklarında ölüm

Kınası kurumamış toprak

Anların kılcal damarlarında

Zamanı akan çocuk

Çilesi taşan nehir

Ellerin anne

Ah

Beyaz dokunuşun yok mu

Camlardan buğulanarak yalnızlığa sızan

Çiseleyen kül biriken gözlerinde

Nazlı olur çocuk yarası

Kayan yıldızları portakal çiçekleri

Dudağında kanayan ıslık

Köpürtür denizleri

Çiçeklerinde sıkılır suyu

Güneş yanığı çocuklar

Yanık tenli oyuncaklar

Çocuklar oyuncaklar ve…

Dudağında ninnileri kanayan

Bir deniz perisi ölü renginde

Bürünür yalnızlığı korkuya kıvrılarak

İçinde ağaran günler ıslak

Kaygıyı ışıyan güneş

Kırık sokak lambaları

Portakal renginde

Ellerin anne

İNSAN A DÜŞEN CEMRE GÜL RENGİNDE ANNE

3

Ananın şaçlarından

Zaman kirmeninde

Ak umutlarla geleceğe

Eğrilir

Çocuk

Her nazarı

Bin bir dua ananın

Gecenin gergefine

İlmek ilmek

Nakşettiğidir

Çocuk

Zamanın tarağında

An be an

Kirpiklerden sağılan

Ninnilerin

Destan olduğu

Gönül aynası gözlerde

Uyku uyku renklenen

Ebem kuşağıdır

Çocuk

Eylül vurgunu dalların

Poyraz çalığı gazellerinin

Hışırtıları arasında

Zemheriye inat

Ananınn yandığı

Bahar türküsüdür

Çocuk

DURSUN BULUT

Dursun Bulut

Sefih

Sefih

Şarküteri vitrininde

Ruhu yüzülmüş aşkın

İtin kemiğe meyli

Ten şaşkın tin şaşkın

2006

Dursun Bulut

« Daha eski yazılar